Return to site

Acun Karadağ ve Veli Saçılık ile Söyleşi: “Onların OHAL’i sürecekse, bizim de direnişimiz sürecek, işte!”*

Söyleşi: Ceren Kaynak, Çizim: Linda Nihan

Yaptıkları açlık grevleri ile “işlerini geri isteyen” Nuriye Gülmen ve ardından Semih ve Esra Özakça ile başlattığımız söyleşileri, yine aynı gerekçeyle Yüksel Caddesinde İnsan Hakları Anıtı önünde yaptıkları eylemlerle devam ettiren Acun Karadağ ve Veli Saçılık’la tamamlıyoruz. Gazetemiz adına Ceren, Acun ve Veli’ye teşekkür ederek söyleşiyi başlatıyor.

Ceren: Çok teşekkür ediyorum öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için. Bize biraz Ankara’daki direnişinizden bahsedebilir misiniz?

Acun: Aslında her şey OHAL ile başladı diyebiliriz. 15 Temmuz, ardından OHAL ilan edilmesi sonra peş peşe KHKların gelmesi, kamu emekçilerinin işten atılması… Eylemi tetikleyen şeyler bunlar oldu. Hala OHAL’in devam ediyor olması, hala KHK ile yürütülen bir ülkede yaşıyor olmamız direnişin devam etmesine yol açtı. Taleplerimiz aslında çok sade ve haklı talepler ama iktidarın da elbette bir hedefi var. Çıkaramadığı yasaları uygulayamadığı her şeyi OHAL’e sığınarak, KHK'lar vasıtasıyla yapıyor. KHK diye kısaltıyoruz ama Kanun Hükmünde Kararname, adı üstünde. Bir yasa çıkartmaya kalksalar Mecliste günlerce uğraşacaklar; başka partilerin desteğini almak zorunda kalacaklar; ama şimdi bir gecede yazıp, istedikleri gibi uygulayabiliyorlar. Yani meydan onların diye düşünüyorlar. Bu direniş, o meydana çıkıp “Hayır meydanlar bizim, siz burada bu kadar rahat at koşturamazsınız!” dediğimiz bir yer aslında Yüksel Direnişi.

İnsan hakları konusunda somut bir adım atmazsak, somut olarak direnmezsek bu karakol buradan kalkmaz.

Veli: Yüksel’deki direniş AKP’nin darbe girişimini bahane edip, yaptığı darbe sonucunda bizlere saldırması; yani konuyla alakası olmayan kişilere saldırması; iş güvencemize, işimize ve ekmeğimize yönelmesi sonucunda, Nuriye Gülmen’in, Acun Hoca’nın kendi okullarında başlatarak geliştirdiği bir eylemdir işin doğrusu. Türkiye’de KHK’lara ilk itiraz eden yer olması anlamında da bir simgesellik yakaladı. 427 gündür sürüyor bu eylem.

Bunun sonucunda bütün Dünya kamuoyu duydu; ama şu anda hemen sol tarafımızda İnsan Hakları Anıtı var. Ve anıtın etrafında bir bariyer var. Hemen yanı başında karakol var. Günde 2 kere bize saldırdıkları ve para cezası yazdıkları, yüzlerce dava açtıkları bir dönem yaşıyoruz. Açlık grevi de sürüyor, buna karşı ve AKP OHAL’i bir kez daha uzatacağını söylüyor. OHAL’i bir sonsuz sistem olarak, yani daima sürecek bir sistem olarak tasarlamışlar. Biz de o halde diyoruz ki; “daima direniş”. Yani onların OHAL’i sürecekse bizim de direnişimiz sürecek. Buna karşı kararlılıkla duracağımızı her zaman söyledik biz.

Mesele özgürlük meselesidir. Mesele haksızlığa karşı duruş meselesidir. Bu haksızlığa karşı duruşun toplum tarafından benimsenme meselesidir. ... Mesele 3-5 kişinin işi değildir. Mesele 80 milyonun özgürlüğüdür.

Ceren: Bu noktada tam da aslında İnsan Hakları Anıtı’ndan bahsederken, benim bir sorum olacak. Bunu Nuriye Gülmen’e de sordum; Semih ile Esra Özakça’ya da sordum; sizlere de sormam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hepiniz Yüksel Direnişi’nin birer sembolü haline geldiniz. OHAL Komisyonu’yla birlikte işlerinize iadeleriniz olacak gibi söylentiler çıkardılar ve bir sonuca varmadı. Diyelim ki işlerinize iadeleriniz kabul edildi. Sizce İnsan Hakları Anıtı da bu durumda serbest kalacak mı?

Öz gücümüze güveniyoruz, öz gücümüzle bir şey yapacağız. Ben böylece yeni oluşumlar ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Acun: Bizim işe dönüşümüz direnişin zaferi olur. Direndiğimiz için döneriz. Yani mecbur kaldıkları için döneriz. Ama bu KHK’ların son bulacağı, OHAL’in son bulacağı anlamına gelmez. Belki zorda kaldıkları için direniş büyümesin diye bizi döndürebilirler ama bu karakol sadece direniş için burada değil. Ben bugün buraya gelirken düşündüm, hatta fotoğrafını çekeyim, üzerine bir yazı yazayım diye bir not aldım. Bu aslında simgesel bir şey. Burada bir mesaj var. Buradan birçok şey çıkabilir. Buradan birçok direniş büyüyebilir. Çünkü burası solun, insan haklarının sembolünün yeridir. Burada basın açıklamaları olur. İHD burada açıklama yapar. Demokratik kitle örgütleri burada açıklama yapar. Aslında diyor ki “ben size direniş yaptırtmayacağım. Burayı tutacağım. Sizin önünüzü de keseceğim!”. Bu mesajı iyi algılamalıyız. Demek ki insan hakları konusunda somut bir adım atmazsak, somut olarak direnmezsek bu karakol buradan kalkmaz.

Yüksel Caddesi, direnişin kıvılcımını yakmıştır. Gerisi gelecektir, mutlaka AKP’nin zulüm sistemi çökecektir…

Ceren: O zaman İnsan Hakları Anıtı da serbest kalmaz mı diyorsunuz?

Acun: Kalmaz. İnsan haklarına dair de hiçbir şey olmaz. Ben şimdi hatırlıyorum Tansu Çiller’in koalisyon döneminde polisler “kahrolsun insan hakları!” diye slogan atmışlardı. Belki hayatlarının en bahtsız günüydü ve ilk sloganları, son sloganlarıydı. Ne dediler? “Kahrolsun insan hakları”. Bunların insan hakları gibi bir kavramı yok, ona bir saygı duymuyorlar, öyle bir zihniyetten geliyorlar. Zorunlu oldukları için bazı insan hakları yasalarını uyguluyorlar ama emperyalizmin, kapitalizmin bir hedefi var. Köleleştirme, özelleştirme ve bunun uygulamaları da Türkiye’de gerçekleşiyor. Bunların hedefleri bu yani. İnsan hakları falan dertleri değil. Aksine insan hakları konusunda en az söz söylensin ve kimse bunun için bir talepte bulunmasın istiyorlar. Buraya, bu karakola böyle bakmak lazım. Karakolun kalkması direnişlerin büyümesi, bizim gerçekten bir demokrasi talebi ile sokağa çıkmamıza bağlı. Yoksa burası durur; direnişler susar; biz işe dönsek de OHAL devam eder; KHK’lar devam eder.

Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında bir araya geliyorlar.

Veli: İnsan hakları anıtının bir bariyer içine alınması aslında simgesel bir durumdur. Türkiye genelindeki siyasi durumu gösterir bu. Yani sadece bununla sınırlı kalmadı; aynı zamanda üniversitedeki insan hakları merkezini de kapattı. Bu adım adım gelişen bir şey. Birçok alanda da insan hakları örgütleri çalışanlarını çeşitli komplolarla tutukladı. Yani geleneksel anlamda, Acun hocanın dediği gibi “kahrolsun insan hakları“ diyemedikleri için bugün, ama kahrolması için insan haklarının ellerinden geleni yapıyorlar ve bu anıttaki durum da budur. Bu anıttaki çerçeve ne zaman kalkar? İnsanların sokağa çıktığı, artık o çerçevenin anlamsızlaştığı noktada yani devlet için simgesel olmaktan çıktığı anda kalkacaktır. Biz bugün bu çerçevenin devlet tarafından kaldırılmasını istemiyoruz. Biz kaldırmak istiyoruz. Arada bir fark var. Bunu değerlendirmek gerekir. Çünkü kendiliğinden kalkarsa bu bizim hanemize yazılmış bir şey olmaz ama bizim mücadelemiz sonunda kalkarsa, halkların kendisine olan güvenini ve hakkına sahip çıktığını gösterecektir. Ben AKP’nin bu faşizmi çok uzun yıllar sürdürebileceğini düşünmüyorum. Yüksel Caddesi bunun kıvılcımını yakmıştır. Gerisi gelecektir, mutlaka AKP’nin zulüm sistemi çökecektir diye düşünüyorum.

Ceren: Tam da "kıvılcımı yakmıştır” dediniz. Yüksel Direnişi sonrasında Ankara’da da birçok yerde direnişlere vesile oldu. Mahmut Konuk Dikmen’de, Cemal Yıldırım Defterdarlığın önünde, kadınlar müftülük yasasına ve Diyanet’e karşı Sakarya’da, KESK her Cumartesi KHK için buluşuyor ve gözaltılar oluyor. Bu tarz, bir sürü direniş var.

Tayyip Erdoğan patronlara seslenirken dedi ki “OHAL’den istifade ederek bütün grevlere müdahale ediyoruz, hiçbir grev yaptırtmıyoruz. Siz daha ne istiyorsunuz?”

Veli: Düzce’de var.

Ceren: Roboski için İHD’nin basın açıklamaları var. Hasta mapusların serbest bırakılması için talepler var.

Veli: Engin Karataş da var, bu arada söyleyelim.

Ceren: Bir sürü direnişe sebep oldu, Yüksel Direniş’i. Bundan sonra bu direnişler nasıl gelişir? Bundan sonraki süreci nasıl öngörüyorsunuz? Neler olacak?

Acun: Bir yıldır OHAL biter OHAL biter diye, hani sahte umut diyoruz ya.

Ceren: Dün yine uzatıldı.

Acun: Aynen öyle. Mutlaka bitecektir. Bitecektir ama dünyada hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Ona biz vesile oluruz. Bir şeyler birikir. Bir senedir insanlar bunu bekliyorlar ama baktılar ki artık son raddede bıçak kemiğe dayandı; bitmiyor yani. O beklentinin de sabrın son sınırına geldiğini tahmin ediyorum. Birçok insanla biz salonlarda falan konuşmuyoruz; sokakta konuşuyoruz. Sokakta çok insanla beraberiz. Birçok kesimle beraberiz. Direnişin simgesi olduğunuz için insanlar bize duyuruyorlar yapmak istediklerini. Yani bizden güç almak istiyorlar. Bu konuşulanlardan anlıyorum ki, insanların hepsi bir şey yapmak istiyor. Patlamak üzereler. Yani sabır taşının çatladığı yerdeler. Onun için bu son OHAL’in uzatılması, insanların sokağa çıkma isteklerini ve sabırlarının son sınırına geldiğini gösteriyor. Herkes bir arayış içinde. Bir araya gelme arayışı içinde. Dayanışmadan bir şey olmayacağını görüyor. Direnişte yardım istediğimiz bir çok insanın, siyasi kariyer hesaplarının olduğu, politik hesaplar yapıldı. Herkes bunu da kaldırmış durumda. Büyük ihtimalle halk oyuna gelmeyecek bundan sonra. O mevcut düzenin içinde yer almış politikacılara güvenmiyorlar ve kendileri bir şey yapmak istiyorlar. Ben bunu anlıyorum. Sokağı okumam bu yönde. Güzel şeyler olacağını düşünüyorum. Çok güzel bir araya gelmeler, OHAL’e karşı direnişler olacağını düşünüyorum ve büyüyeceğini de düşünüyorum. İktidarın da bunu hesaplayarak geri adım atacağını tahmin ediyorum. Bunun için süre vermiyorum ama çok yakın zamanda bunların patır patır böyle domino taşları gibi patlayacağını düşünüyorum. Ama ana noktası mevcut siyasi şeylere güvenmeme durumu. Kendileri bir şey yapmak istiyorlar. Çünkü beklediler. KESK’ten beklediler. DiSK’ten beklediler. TMMOB, TTB’den beklediler. Bu yönetimdeki insanların kariyer hesapları, çıkar hesapları dank etti insanların aklına. Bunlarla bir şey yapmayacağız, öz gücümüze güveniyoruz, öz gücümüzle bir şey yapacağız. Ben böylece yeni oluşumlar ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Ama kitle hareketi sel gibidir. Yani ne kadar çok biriktirirseniz, bir anda çöküşü o kadar çok hızlandırır. Akışı engellendiği yönde basıncı yükselir. Bu basıncın yükseldiğini görüyoruz biz.

Veli: Öngörülerden önce, olanları görmek gerekir. Bugün itibariyle harekette bir düşüş var genel anlamıyla. Sokağın kullanılması konusunda sorunlar var ve elbette AKP’nin de büyük bir terörü var sokakta. En küçük şeyde, en son Diyanet protestolarında da gördük ki, insanlara çok zalimce saldırıyorlar. Sokağı da daha önce bombalarla zehirlemişlerdi. Sonuçta kitle hareketinin önüne geçecek kendilerince her türlü önlemleri alıyorlar. Ama kitle hareketi sel gibidir. Yani ne kadar çok biriktirirseniz, bir anda çöküşü o kadar çok hızlandırır. Akışı engellendiği yönde basıncı yükselir. Bu basıncın yükseldiğini görüyoruz biz. AKP şimdi OHAL’i sonsuz biçimde tasarlayarak, en sonunda da başkanlık yöntemi ile Anayasa’yı, bütün genel yasaları ortadan kaldırıp, tek adam rejimine geçmek istiyor. Keza zaten fiilen geçmiş durumda. Buna karşı ben bir uyanışın olduğunu da görüyorum. Kitle hareketini bekliyorum. Yüksel Caddesi’ne olan ilgiden de bunu çıkarabiliyorum. Ama bunlar tabii ki örgütlülüğe dönüştürülebildiği ölçüde, çeşitli örgütlerin artık yan yana gelebildiği ölçüde olabilecek şeyler. Biz Yüksel Caddesi’nde bir pratiği göstermiş olduk aslında o örgütlere de. Birlik tartışmaları bir lafazanlıktan ibaret değildir. Birlik dediğin şey sokakta olur ve eylem de birlikte olur. Uzun uzun tartışmalar değil, somut bir hedef ve somut bir yönde gerçekleşir. Yani Acun hocam ile biz kapitalizm tahlilleri yaparak aynı alana çıkmak yerine, ortada OHALvar ve AKP’nin faşizmi var, buna karşı sokakta birlikte olabiliriz düşüncesi ile yanyana geldiğimize göre, herkese de bu bir örnektir. Örnek de olmalıdır ayrıca.

Toplum dediğiniz biziz. Başkaları yapsın/dirensin diyoruz ama herkesin başkası da biziz.

Ceren: Tam da bu noktada şunu söyleyebilir miyiz? Yüksel Direnişi bu durumu bir üst platoya çıkarttı. Algıyı, hareketi, sokağı ve bir sürü toplumsal muhalefeti de bir araya getirdi. Birçok farklı kesimden örgüt, STK ve politikacılar da dahil bu noktada birleştiler. Bu ittifak durumu ile ilgili, zaten söylediniz ama ne düşünüyorsunuz? Önümüzde, 2019’da seçim var mesela sizce nasıl etkiler?

Acun: Aslında biraz önce söylediğim gibi, siyasi hesapları, kariyer hesaplarını bir tarafa bırakan, insani ihtiyaçlarda ortaklaşan herkes bir araya gelebilir. Yani dindar (dinci değil ama inançlı), Müslüman veya komünist veya CHP’li sosyal demokrat, milliyetçi. Bütün bu unsurların bir araya gelmesi için bir ortak nokta var. Bu memleket bizim ve biz bir arada yaşayacağız, başka vatanımız yok. Burada yaşarken de; yobazlığa karşı, bunu Müslümanlar da önceliğe alır, ırkçılığa karşı, çocuklarımızın korunması için, kadınların korunması için, herkesin ortak noktasıdır bunlar. Konu komşu mahallede bir arada yaşadığınız şeyi düşünün. Birbirinizi ne için keseceksiniz, birbirimize ne için düşmanlık yapacağız, bizi rahatsız eden nedir? Açlık, sınıf olarak ezilmişlik, bunlar hep ortak noktalardır. Sen müslümansan da ezilirsin bu yönetimle. milliyetçiysen de ezilirsin. Fabrikada işçinin ne dinini sorarlar, ne ırkını sorarlar. Aynı asgari ücrete tabidirler. Açlık. Bunlar hep ortak noktalarımız. Burada bir araya gelirsek, geri kalanını sonra halledebiliriz; sonra konuşabiliriz; sonra tartışabiliriz. Ama acil olan gerçekten birlikte yaşama, birbirimize tutunma iplerimizin kesilmiş olması onları kesmek istemeleri, birbirimize düşmanlaştırma. Bunları ortadan kaldırırsak, asgari düzeyde ortak nokta bulursak, birleşmemek için hiçbir neden yok. Bunu en iyi cemaatçiler bilirler; bir araya gelmedikleri için, bugün başörtülü kadınlar, Bank Asya’ya para yatırdığı için veya bir sendika üyesi olduğu için, cemaatin okulunda okuduğu için tutuklular. Seslerini içerde hiç kimse duymuyor. Birçok işkence görüyorlar. Bir çoğu da pişman. Keşke zamanında bu adaleti bozmasaydık, keşke ortak yaşam koşullarımızı ortadan kaldırmasaydık, tek tip insan istemeseydik. Bugün tek tip giysi onlara dayatılıyor; ne için dayatılıyor? Bütün kimliklerinizden vazgeçeceksiniz, bütün ortak noktalarınızdan vazgeçeceksiniz, bizim istediğimiz insan olacaksınız dedikleri için. Bugün de bunu yakalayamazsak, gelecekte aynı pozisyona biz düşeceğiz. Çok klişe bir söz var: “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında bir araya geliyorlar”. Bunu görmek lazım. Ben kurnaz olmayan, kurnazlıkla iş yapmayan herkesi görüyorum ve onlarla oturup bir masada konuşabilmekten yanayım, konuşabilirim. Sadece insan olmak özelliğini korumuş olmak, ahlaki değerleri koruyor olmak yeterli bence.

Veli: Tayyip Erdoğan patronlara seslenirken dedi ki “OHAL’den istifade ederek bütün grevlere müdahale ediyoruz, hiçbir grev yaptırtmıyoruz. Siz daha ne istiyorsunuz?” dedi. Bu aslında yaşadığımız dönemin özü ve özetidir. 12 Eylülcülerin ve Kenan Evren’in imzaladığı ilk yasa tasarısında da kanunun “Lokavt Kanunu” olduğunu biliyoruz. Kendisine “kardeş kanı dediniz ama ilk bunu niye imzaladınız?” diye sorulduğunda “önüme bunu koydular“ demişti. Şimdi sermaye de önüne bu hedefi koymuş durumda. OHAL’de bundan istifade ederek bizi örgütsüz bırakmaya ve tek tipleşmeye yönelik hücre tipi bir yaşamı bize dayatıyorlar. Mesela Avrupa Birliği, Tayyip Erdoğan karşıtı sözler ederek oy toplarken halkından, burada da Avrupa bize karşı diyerek kendilerine oy topluyor ama biz şunu görüyoruz ki; OHAL Komisyonu’nun çalışma biçimini, bu komisyonu Avrupa’nın kurdurduğunu, kaç kişiye baktığı, bakmadığı gibi insanlarla dalga geçer gibi ilerleyen yöntemine de baktığımızda AB’nin ve AHİM’in, AHİM’e başvurularımızın da reddedildiğini göz önüne alarak ortak çalıştıklarını görebiliyoruz. Dolayısıyla AB, ABD ve Türkiye’deki kapitalist sistem OHAL’den çok memnun. "Madem OHAL’den istifade ederek biz bütün grevleri yasaklıyoruz", diyor... Bundan zarar gören bütün kesimlerin de bir araya gelme zamanı gelmiştir. Ama bunu programatik olarak, yani siyasete bakış açıları olarak değil, milletin yaşadığı sorunlar etrafında sokakta buluşarak, bir araya gelme zamanının dolduğunu ve geçtiğini düşünüyorum ben. Bunları başarabilecek potansiyeldeyiz. Zaten AKP’nin bu kadar ipi sıkı tutuyor olması, bu kadar KHK üzerine KHK çıkarması ve kendini garanti altına almaya çalışmasının nedeni de mevcut potansiyelin varlığından kaynaklanıyor. Yoksa biz bu kadar tehlikeli olmasaydık mesela 5 kişi ile -onlar öyle görüyorlar- bu kadar tedbir almazlardı. Şurada kendi kendimize konuşurduk. Biliyorlar ki bizim konuşmamız bütün toplumu tetikleyebilir ve kendi sonlarını hazırlayabilir. Bütün korkuları bunun üzerine. Bunun üzerine yasalarını çıkartma peşindeler ama onların ne çıkarttığı değil bizim ne yapacağımız ve yaptığımız önemlidir.

Ceren: Son bir soru soracağım. Bu biraz da belki bu ciddi havayı dağıtır. Geçen hafta Mimarlar Odası’nda Nuriye Gülmen’in öğrencileri, Nuriye ve Semih’e ithafen yapılan görsellerin sergisini düzenledi. Bence, Yüksel Direnişi’ne ve açlık grevine alternatif bir eylemlilik yöntemi sergi açmak, kültür sanatla bir şeyleri ifade etmek. Siz o sergiyi nasıl değerlendirdiniz? Bundan sonra bu tarz eylemlere de yönelmeyi düşünüyor musunuz? Benim dikkatimi çeken bir bu sergi oldu. Başka oldu mu duymadım en azından ama olur mu, yapar mısınız? Bu tür teklifler geliyor mu?

Acun: Eylemin başından beri sürekli insanlar gelip "biz ne yapabiliriz" diye soruyorlar. Biz de onlara hep aynı şeyi söyledik. "Bakın, biz burada bedenen direniyoruz. Bedenen buradayız. Bu, bizim yapabileceğimiz. Herkes gözaltına alınmayı göze alamayabilir. Herkes mahkemeler ile yüzleşmeyi göze alamayabilir. Herkesin bir yöntemi var. Herkesin bir güç sınırı var ama siz de farklı şeyler yapabilirsiniz. Mesela bu sergi gibi". Bugün bir tweette şöyle diyor: “Toplum bunu yapabilir mi? Acaba toplum bunu anlayabilir mi?” diye toplumu karşısına alıp dışarıda kendini tutan bir bakış açısıyla. Toplum dediğiniz biziz. Başkaları yapsın diyoruz mesela ama herkesin başkası da biziz. Herkes birbirinin başkasıdır. Ben başkası yapsın dediğimde sizi kastediyorum; ama siz de başkası dediğiniz de beni kast ediyorsunuz. Biz zaten o toplumun kendisiyiz. Topluma dışardan bakmanın anlamı yok. Dolayısıyla biz toplumun bir parçasıysak, kendimizi dışarda tutmayacağız. Biz başladığımızda, biz yaptığımızda toplum yapıyor olacak. Öyle değil mi? Dolayısıyla herkes bulunduğu yerden mutlaka bir şey yapabilir. Bize sorabilir. Biz onlara fikir verebiliriz. Bunu yapın diyebiliriz ki defalarca başka insanlara bunu söyledik. Ama bu samimi olmalı. Yani gerçekten bir şey yapmayı istiyor olmalısınız. O sergiyi açan insanlar çok samimiydi. Niyet ettiler ve yaptılar. Sadece bir adım attılar. Devamı geldi. Nuriye çok destek oldu, içinde yer aldı. Bize insanlar desin ki, biz böyle yapmak istiyoruz, bize yardımcı olun, biz içinde yer alalım ama onların eylemi olsun bu. Her yerde her şey yapılabilir. Bir teyze gelmişti buraya. “Ben yaşlıyım. Ne yapabilirim? Çok üzülüyorum.” demişti. Dedim ki; teyze hiçbirşey yapmıyorsan, neden rahatsızsın? Pazardaki fiyatlardan mı rahatsızsın, her gün eline bir döviz al ve de ki pazardaki satılan ürünler ucuzlasın. Bir saat evinin önünde dur. Sonra içeri gir. Her gün bunu yap ama bir saat. Eminim başka insanlar bunu görecektir. Kapılarının önünde oturan başka insanlar çıkacaktır. Yani mühim olan buna başlamak. Devamı gelir ve mutlaka örnek alanlar olur. Bunun gibi tabii ki her şey yapılabilir. Bize mesela fotoğraflar geldi. İnsanlar minik minik fotoğraflar hazırlamışlar Nuriye ve Semih’le ilgili. Altlarına da açlık grevinde olduklarını yazmışlar. Bundan yüzlerce kesip ceplerine koymuşlar. Gittikleri alışveriş merkezinde, gittikleri mağazalarda mantoların ceplerine sokmuşlar; giysilerin cebine sokmuşlar. Bir kitapçıya gitmişler; kitapların arasına koymuşlar. Markete gitmişler ürünlerin arasına koymuşlar.

Ceren: Bu yeni mi? Hiç bilmiyordum.

Acun: Duyulmadı. O kadar muazzam bir şey ki. Biz bunu duyurmayı düşündük Twitter’dan hashtag halinde duyuralım dedik; yapacağız bunu. İnsanlar bunu yapıyorlar, siz de yapın. Paraların üstlerine yazın, mesela. En çok dolaşan şeyler. Ne istiyorsanız, talebiniz ne ise, sadece burası için değil, onu söyleyin. Her zaman söylüyorum “Faşizmin en korktuğu şey sestir.” Sesten korkar. Her şeyi sesli söyleyin. Tabii ki yapılabilir. Her şey yapılabilir. Her şey mümkün. Yeter ki isteyelim. Yeter ki niyet edelim. Niyet çok önemli.

Veli: 427 günlük süreçte şunu öğrendim: Eylem, söylem ile bütünleştiği vakit etkili oluyor. Yani tek başına iyi sopa yemek veya iyi karşı çıkmaktan ziyade, kitlelere duyurabilecek bir estetize etme yöntemlerinin gelişmesi gerekiyor. Yüksel Caddesi bunu da başardı. En son karikatür ve resim sergisi ile bir çok insanın duygularının yansımasını gördük. Ayrıca sinema alanında bir karşılığının olduğunu.

Ceren: Kısa film çekilmişti galiba.

Veli: Öykü alanında olduğunu; yazıldığını çizildiğini; türkülerle şarkılarla olduğunu biliyoruz. Yani birçok alanda yüreğe dokunacak, bizim sesimizi taşıyacak yol ve yöntemler bulundu. Bu sergi gibi ya da öncesinde, Mehmet Özer'in yaptığı sergi gibi örnekler de var. Bunlar çok değerli. Bunlar aynı zamanda direnişin tarihe yazılması. Sözlü tarihten yazılı tarihe geçişin de bir aşaması olarak görüyorum ben. Zaten hükümetin en çok korktuğu şeydi Nuriye ve Semih imgelerinin sağda solda birçok yerde yer almasından korkuyordu. Bu imgeler böylelikle bütün topluma yayıldı. Şimdi mesele Nuriye ve Semih’in adının duyulması meselesinden çıktı. AKP’nin elinde süngü var. "Bununla her şeyi yapabilirim" duruşuna karşı süngüyü alıp, koltuğunun yerine o süngüyü koymak gerekiyor, AKP yerine. Mesele budur. Biz umarım yeni yöntemler de çıkarabiliriz yine eylemimizde. Mesela Bodrum’daki hocamız, Engin Karataş’ın eylem yöntemleri, birçok alanda birçok insanın yöntemleri düşünceleri, birbirimize bağlıyor bizi. Nuriye de zaten ilk şunu söylemişti; “Bu direniş herkesin direnişidir”. Karikatür çizen de, resim yapan da, şarkı söyleyen de, ilim yapan da, bunun için bir söz söyleyen de, sokağa çıkan da, dayak yiyen de, bunun için yargılanan da, tutuklananlar da dahil herkesin direnişidir. AKP “onların derdi sadece iş değil” diyor. Bizim meselemiz sadece iş meselesi değil, konu iş meselesi olsaydı, 3-5 kişi kendi aramızda dayanışma içine girip bu konuyu çözerdik. Mesele özgürlük meselesidir. Mesele haksızlığa karşı duruş meselesidir. Bu haksızlığa karşı duruşun toplum tarafından benimsenme meselesidir. AKP de zaten diyor ki “sizin beş altınızın işini veririz ama size bu hakkı verdiğimizde herkes bize yönelecektir.” diyor. Evet biz bunun için uğraşıyoruz. Mesele 3-5 kişinin işi değildir. Mesele 80 milyonun özgürlüğüdür.

* Bu söyleşi açlık grevinin 308. gününde 10 Ocak 2018'de yapılmıştır.

All Posts
×

Almost done…

We just sent you an email. Please click the link in the email to confirm your subscription!

OKSubscriptions powered by Strikingly